Biliyorum geliş saatin belli değil…
Ama…
Ama bir gün geleceksin, onu biliyorum…
Bir ‘vuslat’yaşatacaksın ruhuma.
Ötesi yok, onu biliyorum..
Bildiğim çok şey var, sana ve bana dair…
Ama bu bilmenin hangi yanını kelama dökmeli;
İşte orda kalıyorum…
Mesela; senden başlayalım anlatmaya, dile gelmeyen kelamlarla…
SEN...
‘AŞK’ şerbetini içiren..
SEN…
Hani kiminin gönlünü, kiminin gözünü nemlendiren…
Ama…
Ama ne çare ki seni anlatamayan ben…
Sahi söylesene!
Seni hangi kelama, nasıl dökeceğim…?
Ve BEN…
Ne olduğu bilinmeyen, içinde taşıdığını kendinden bile gizleyen…
Pek az kimsenin tanıdığı, hatta kendisinin bile kendisini tanımadığı,
Düşler kuyusunda bir Züleyha!
Kimseye bir zararı olmayan, ama yüreklere dokunan
Kendi halinde bir gariban…
İçindeki tanımadığı benlikle boğuşan…
Ya bir kelama sığmayan ya da dile gelmeyen kelamlarla kendini anlatmaya çalışan;
Aciz, mücrim, fakir bir gariban…
İşte bu benim.
Biliyorum gelişinle gönlüme ‘vuslat’ı yaşatacaksin.
Ey Sevgili!
Kelimelerin bittiği yerdeyim…
Yalnızlığımın dört bir yanımı sardığı,
Kaf daginin ardinda
Uzak düşler ülkesinde, göz göze, diz dizeyim seninle…
Ama ne yazık ki kelimelerin bittiği yerde,
Kapkaranlık düşlerde, nefsimle savaştayım seninle…
Ah Sevgili!
Dil suskun, yürek yorgun,
Göz çaresiz mi çaresiz…
23 Mart 2015 Pazartesi
Kaydol:
Yorumlar (Atom)